|
Menü Arama Yazılarım ( 294 )
11.03.2010 Risale-i Nur niye "tefsir" değildir?
![]() Tefsir, teknik bir deyim. Ayetleri önünüze koyarsınız, öncesi ile sonrasıyla nasıl bir irtibatı olduğunu, ne demeye geldiğini, nasıl indirildiğini vs. anlatırsınız. Bu konuda, Risale-i Nur müellifi zaten bir çalışma yapmıştır. Hem de savaş sırasında, hem de at sırtında, hem de ana dilinde de değil, bir tefsirin olması gereken dilde, kendi dilinin yatağında "Arapça", hem de hiç emsali olmayan bir duyarlılıkla ve tutarlılıkla... Söz konusu tefsir, İşarât'ül İ'caz, Bakara Sûresi'nin 32. ayetinin eşiğinde durmuştur. Bilahare Türkçe'ye de çevrilmiş, Arapçası da daha sade bir Arapça'yla yeniden aktarılmıştır. Yani, Said Nursî, bildiğimiz anlamda "teknik tefsir" yazamayacak biri değildir. Peki ama Risale-i Nur nedir? Doğru, üstad da bizzat "tefsir"dir diyor ama.. Bence bu Risale-i Nur'u en azından beklenen, bilinen, sevilen tefsir geleneğinin içinde de bir yeri olduğuna dair bir hatırlatmadan ibarettir. Risale-i Nur "tefsir" değildir, "tefsir ötesi"dir...(Bu cümleyi, taassuptan azade söylediğimi gayet iyi biliyorum; Said Nursî takıntım da yok; öyle ki başka bir isim daha Risale-i Nur adı altında yeni metinler yazsaydı, seve seve okurdum. Bir fart-ı muhabbet de değildir bu; çünkü Said Nursî'ye dair değil eserine dair yazıyorum. Ancak, Nur talebeleri olarak bizi eleştirenlerin de hiç olmazsa bakışlarını anlayışla karşılamak gerek. Risale-i Nur, Kur'ân'ı yaşamak içindir, vahyin diri nefesini solumak için okunur. Risale, Risale okumak için okunmaz. Bu yüzden, Nur talebeleri de en az bir başkası kadar okudukların tekrarlayan, okuduklarını okumaya çağıran değil, okuduklarıyla Kur'ânla tanışan, yaşıyan ve Kur'ân'a Risale üzerinden muhatap olma heyecanını taşıran, taşıyan biri olana kadar bu iğneleyici eleştirileri hak vermesek de, anlayışla karşılamak zorundayız.)
Risale-i Nur'un Kur'ân'la irtibatı "bilgi"sel/"informatik" değildir. Yani dışarıdan bakmaz vahye.. Ayeti çerçevelenmiş bir nesne olarak önümüze koymaz. Bu tür bir bakışın, bizim meslekteki (tıp) karşılığı "in vitro" yani canlı dokuya tüpte bakmaktır.. Oysa, asıl doku kendi ortamında tanınır; yani "in vivo" olarak. Risale-i Nur bizi Kur'an'a muhatap ederken, "vahyin içine" koyar. Ayetin nabzını dışarıdan tutturmaz bize, bizi ayetin kalbinde tutar, odacıklarına sokar, varlığımızı ayetin nabzı eyler. Çerçevelemez ayeti, bizi, aklımızı, düşünme biçimimizi ayetin tablosu içine koyar. (1) ölüdür ya da ölmek üzeredir, (2) hareket etmez, tortulaşmak üzeredir, (3) kalbe uğrayamaz, tüp içinde hapistir, (4) soğuktur ya da soğumak üzeredir, (5) basıncı yoktur; donup kalmıştır, (6) pıhtılaşmıştır ya da pıhtılaşmak üzeredir; akışını kaybetmiştir, (7) az sonra katısı sıvısından ayrışacak çökelecektir; rengini kaybetmiştir ya da kaybedecektir. Oysa damardaki kan, (1) canlıdır hem de her damlasında binlerce can vardır, (2) hareketlidir, hem de her noktasında binlerce hücrenin sürekli ve anlamlı bir dansı vardır, (3) kalbe uğrar, nefes alır, nefes verir, canla irtibatı sürmektedir, canlıdır, canlandırır da, (4) sımsıcaktır; her dokunduğu yere "bahar" gelir, vardığı her hücrede can tazelenir, (5) basıncı vardır, ne az ne fazla.. hep dengede hep ahenk içindedir, (6) akışkandır; pıhtılaşmayacak kadar seyreltik (diluted) damar dışına çıkmayacak kadar da kıvamlı (concentrated) akar her anda her mekanda, (8) rengi hep tazedir, hep canlıdır, kan kırmızı bir dirilik içindedir.. İşte Risale-i Nur bizi vahiyle tanıştırırken tüpe koymaz ayeti, bizi damar içine sokar...
Deepnot:Ne garip ki, Üstad, "tefsir" olarak yazdığı İşârat'ül İ'caz'ın en son sayfasındaki son ayetin tefsiri için Risale-i Nur'un yazdırıldığını fark eder. Yani, milyonlarca Nur talebesi onlarca yıldır milyonlarca sayfalık dersleri sırf Bakara'nın 32. ayetini anlamak için okuyorlar... O ayet de ne diyor? "Subhansın Sen Allah'ım, biz bilmeyiz..." "Tefsir" "bilmek" içindir; "bildirmek" için okunur; ama biz Risale-i Nur'u "biz bilmeyiz" demek için okuyoruz... "Bilmediğini bilmek" gibi eşsiz bir edep elbisesini giyebilmek ümidiyle bu dergâhın rahlesine diz çöküyoruz. Bu yazı 1276 defa görüntülenmiştir.
Yorumlar ( 5 ) seha göz
18.03.2010 14:38
S.A Gerçektende damardan bir yazı olmuş.Yani kanlı ve canlı,farkındalık boyutumuza vurgu yapmak mahiyetinde bir yorum.Ben de kimi zaman risale okurken ,bazen anlıyamıyorum diyodum kendi kendime sizin bu yerinde tespitinizden sonra demekki okurken tüpten bakıyormuşum aslında, damardan bakmak lazımmış onun içinde birebir içine işlemek gerekiyormuş.Allah sizden razı olsun bu boyutumu açtığınız için
bî-çare
13.03.2010 08:53
hürmet değer hocam...büyük bir eksikliğimizi tamamlamış oldunuz..tabiki de kan renginde olacak kitaplar..tabiki de hayatın en önemli yerinde olacak kitaplar..tabiki de bizi bu hayattan alıp kurani hayata..sonrada tekrar dünya hayatına...hayatı tekrar yaşama adına...
canan
12.03.2010 20:48
Çok güzel yazdırılan bu yazı bir teşekkür ve de duayı hak ediyor. Allah (c.c.) razı olsun, hayırlı mükafatlar ihsan eylesin size.
"Bilmiyorum" demek ilmin yarısıdır madem, o halde biz de bilmiyoruz. Bilense yalnız "Alîm" olan Allah (c.c.)'tır. "De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (39/9) Rabb'im cümlemizi sürekli akan hayat ırmağının içine k/atsın. Amin Selamlar mihrican :)
11.03.2010 23:35
çorum'a geldiğinizde sağlıkla ilgilenen biri varmı aranızda diye sormuştunuz..
hemşirelik okuyan arkadaş elini kaldırdı.. -ben diye.. hiç kan gördünmü diye sormuştunuz abi biz de şaşkın şaşkın bakındık,kanı biz de gördük diye.. hemşire arkadaş bilmiş tavrını takınarak tabii ki gördüm demişdi. Siz de hayır senin gördüğün kan değil demiştiniz ve ardından işte sorunun cevabını dinlemiştik... bu yazıyı okuyunca işte çorum hatırası dedim :) SELAM VE DUA İLE.. MUSTAFA GÖK
11.03.2010 21:44
|